TÜSİAD Başkanı Turan: Global bir fırsatı kaçırıyor muyuz?

Türkiye’nin Avrupa’ya olan yakınlığı, jeopolitik konumu, imalat sanayinin Doğu Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha gelişmiş olması, güçlü bir bankacılık sisteminin süre gelmesi… Tüm bunlar, içinde bulunduğumuz küresel dinamikleri de göz önüne aldığımızda, Türkiye’nin bölgede bir üretim üssü haline gelmesi için bir potansiyel barındırıyor. Söz konusu tespit TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’dan… Bu tespit belki daha önce farklı iş insanları tarafından da dile getirildi. Ancak TÜSİAD Başkanı, global resimde var olan bu fırsatların ancak “ana temayı” doğru okuyarak yakalanabileceğini vurguluyor.

TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ın Yetkin Report‘ta konuyla ilgili kaleme aldığı yazı şöyle:

Dünya ekonomisi hızına yetişmekte zorlandığımız bir yapısal değişimden geçiyor. Kovid-19 öncesinde global ekonomide sinyallerini almaya başladığımız değişim süreci daha da hızlanmış durumda. 20 yıl evvel Çin ekonomisi ABD ekonomisinin yalnızca yüzde 10’u kadar iken günümüzde yüzde 75’ine denk geliyor. Keza dünya büyümesinin neredeyse üçte birini bugün Çin sağlıyor. Geride bıraktığımız son 30 – 40 yılda, globalleşmenin, düşük maliyetli iş gücünün verimliliğe dönüşmesinin ve yükselen ekonomilerin ortaya çıkışının yön verdiği süreç artık değişiyor. Çünkü bu süreç doygunluğa ulaştı.

Yıllar önce, globalleşmenin etkisiyle ülkelerin birbirleri ile ticaretleri daha bağlantılı hale gelmeye başladığında, gelişmekte olan ekonomilerdeki büyük miktarlardaki iş gücü ve üretim kapasitesi, global talebi karşılamak için imalat ve ihracat sektörlerinde yoğunlaştı. İmalat faaliyetleri de gelişmiş ülkelerden gelişmekte olanlara kaydı ve gelişmekte olan ekonomilerin ihracatı global ekonomiye kıyasla daha hızlı büyüdü.

Bunun nedeni, gelişmekte olan ekonomilerdeki (özellikle de Çin) düşük maliyetli iş gücünün devasa ölçeği ve bunun global rekabet gücüydü. Ancak bu süreç neredeyse tamamlandı. Gelişmekte olan ekonomilerin çoğu, orta gelirli ülkeler haline geldi.

Düşük maliyetli üretim anlayışı yerini dijitalleşmeye, otomasyona dayalı üretkenliğe bırakıyor. Nitelikli eğitimle donanmış insan, bu sürecin merkezinde yer alıyor. Globalleşen dünya kısmen korumacı ama elbette geleneksel korumacılıktan çok daha farklı bir sürece giriyor. Tüm dünyada arz zincirleri değişiyor, üretim merkezleri kayıyor. Bu sürecin geleceği doğru okuyabilen ekonomiler için sunduğu büyük fırsatlar mevcut. Doğru karışımı yakalayabilen yani akıllı yatırımı, nitelikli işgücünü, inovasyonu ve etkin yönetişimi bir araya getirip üretkenlik kapasitesini artırabilen ekonomiler bu yeni düzendeki fırsatlardan yararlanabilecekler.

Global ekonomideki dinamikler fırsatlar sunuyor

Elbette bu büyük resim. Ülke ekonomisi düzeyinde bakacak olursak; global ekonomideki yeni dinamikler, sınayıcı ve yıkıcı yanları olmasına rağmen Türkiye için eşine az rastlanır fırsatlar sunuyor. Özellikle son yıllarda yaşanan arz şoku ve lojistik maliyetlerinin artması karşısında, Avrupa’ya olan yakınlığı, jeopolitik konumu, imalat sanayinin Doğu Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha gelişmiş olması, güçlü bir bankacılık sisteminin süre gelmesi ülkemizin bölgede bir üretim merkezi haline gelmesi için çok büyük potansiyeli olduğunu gösteriyor.

Öte yandan rakamların bize ne söylediğine bakarsak bugün bu fırsatları yakalama kapasitemizi de daha objektif değerlendirebiliriz. Türkiye ekonomisinin 2002’de dünya ekonomisinden aldığı pay yüzde 0,6 iken atılan önemli makro reform adımları sayesinde 2013 yılında bu pay yüzde 1,2’ye yükselmişti. Ancak 2013’ten günümüze bu pay yeniden yüzde 0,8’e kadar geriledi. Bu iki dönem Türkiye ekonomisinin yapısını analiz etme açısından son derece kıymetli. İlk 10 yıl, kurumların politika yapma kapasitesinin artırıldığı, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının öne çıktığı, enflasyonla başarılı bir şekilde mücadele edildiği, ihracatın ve verimliliğin belirgin seviyede arttığı, doğrudan yabancı yatırımın çekildiği bir dönemdi. Oysa 2013 yılından sonraki dönem, ekonomide gerekli adımların doğru zamanda atılamamış olması nedeniyle yapısal anlamda ekonominin önceki kazanımlarını kaybettiği bir süreç oldu. En çarpıcı yapısal bozulma ise enflasyonda son 5 – 6 yıldır kademe kademe ve son 1 yıldır hızlanan yükseliş ve yaşanan refah kaybıdır.

Enflasyonla mücadelede bir mutabakat oluşması gerekiyor

Bu süreçte hem Merkez Bankası’nın bağımsızlığının zarar görmüş olması hem de pek çok kurumumuzun iktisadi politika dizayn etmede yaşadığı zayıflık önemli rol oynadı. Enflasyonla mücadele Merkez Bankası’nın temel sorumluluğu olmakla beraber bu mücadele kapsamlı bir politika inşası isteyen bir süreçtir. İlgili bakanlıklardan düzenleyici kurumlara kadar ekonomi ile doğrudan veya dolaylı ilişki içerisinde olan her kurumun bu sürece sürdürülebilir, öngörülebilir, tamamlayıcı politikalarla katkı sağlaması kritik önemde. Ancak bu da tam yeterli değil. Türkiye’de enflasyonla mücadelede ekonominin paydaşları nezdinde bir mutabakat maalesef oluşamamış, enflasyon çift haneye çıkmaya başladığı dönemden itibaren bu sürecin yaratacağı sorunlar geri planda kalmıştır. Bugün her ne kadar düşük faizle fonlama talebi gündemde olsa da sorunların üstesinden gelebilmek için öncelikli olanın enflasyonla mücadele olduğunu anlamalıyız. TÜSİAD olarak fiyat istikrarı ve enflasyonla mücadelenin öneminin üzerinde uzun zamandır durmaktayız. Enflasyonla doğru zamanda doğru araçla mücadele ettiğinizde bu tercihin kısa süreli bir maliyeti olur. Sorunu aşmak için gereken bu sınırlı maliyete katlanmak yerine kısa vadeli kazanımlar adına atılan adımlar maalesef yüzde 80-90 seviyesindeki enflasyona ve toplumsal refah kaybına neden oluyor. Tüm bunların bir neticesi olarak da global ekonomiden aldığımız pay düşüyor.

Ekonomi içinde insan, sosyoloji, tarih, psikoloji olan çok katmanlı bir alan. Bu yüzden de kuralları, nedensellik ilişkileri dönemlere, farklı ekonomilere göre değişebiliyor. Ancak bu durum, yıllarca denenmiş ve sonuçları net olan iktisadi kuralların geçerliliğini ortadan kaldırmıyor. Halen enerjimizi enflasyon, döviz kuru, krediler gibi sorunlardan oluşan bir döngüden çıkmaya harcıyoruz. Kanıtlanmış iktisadi yöntemleri kullanarak bu kısır döngüden bir an önce çıkmalı, uzun vadeli stratejilerle dünyayı doğru okuyup adımlarımızı şimdiden atmalıyız.

Refah artışı sağlayarak büyümeye odaklanmalıyız

“Ne pahasına olursa olsun” değil, kalkınma ve refah artışı sağlayarak büyümeye odaklanmalıyız. Ekonomimiz büyüyor fakat dünya ekonomisi içerisinde aldığımız pay düşüyor. Ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz’in sözünü hatırlamakta fayda var: “Büyüme başlı başına bir amaç değildir, yaşam standartlarını ve kalitesini artırmak üzerine eğilmeliyiz.”

Bu çerçevede yaklaştığımızda, global resimde var olan fırsatları da ancak ana global temayı doğru okuyarak yakalayabiliriz. İstihdamın niteliği bu alanda en öncelikli konulardan birisidir. McKinsey Global Institute bir raporunda, 2030’a geldiğimizde dünyada çalışabilir nüfusun yüzde 14’ünün, ki bu 375 milyon kişiye denk geliyor, tamamen farklı mesleğe geçmek durumunda kalacağı tahmininde bulunuyor. Yapay zekâ, dijitalleşme, otomasyon gibi çığır açan teknolojiler yıkıcı gözükmekle birlikte, nitelikli ve kapsayıcı eğitim ile dünyadaki bu değişimi yakalayabilen ekonomilerin dünya ekonomisinden aldığı pay yükselecektir. Bunu başarmak konsantrasyon ve uzun vadeli strateji meselesidir. Biz ise bugün ekonomimizde beyin göçüne şahit oluyoruz. Nitelikli iş gücü yetiştirmeye ve nitelikli çalışanları ülkemizde tutmaya ciddi şekilde kafa yormalıyız; bu yönde uzun soluklu stratejiler ortaya koyamazsak büyük bir hızla ilerleyen bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakalama yarışında geride kalabiliriz. Gençlerimizin bu ülkede hayallerini hayata geçirecek iklimi yaratmak hepimizin sorumluluğu.

Enerjide bağımsızlığın ve enerji arzı güvenliğinin önemi

İhracatımızda da benzer bir süreç yaşanıyor. İhracat potansiyelimizi yükseltmek için de global değişimleri zamanında ve doğru okumamız gerekiyor. Yanı başımızdaki Avrupa, tahmin edilenden çok daha uzun bir enerji krizine ve arz şokuna maruz kalabilir. İhracatımızın yüzde 50’sini yaptığımız Avrupa’nın resesyona girmesi Türkiye ihracatına da yansıyacaktır. Avrupa’nın bugün yaşadığı süreç aslında enerjide bağımsızlığın ve enerji arzı güvenliğinin ne boyutta önem taşıdığını gösteriyor. Ekonomiler önemli sınavlardan geçiyor, yaşanan krizlerden ülkemiz adına da dersler çıkarmalıyız.

Enerjiye erişimde hem maliyet hem de arz güvenliği açısından ciddi bir darboğaz yaşanmaması için tüm sistemi bütün bileşenleri ile gözden geçirmek ve yeniden kurgulamak gerekiyor. Enerji arz güvenliğine ve kalitesine yönelik altyapının güçlendirilmesi, güneş ve rüzgar potansiyelimizin güçlü bir şekilde sisteme kazandırılması için gerekli olan mekanizmaların etkinleştirilmesi önemli. Tüketime yakın üretim anlayışı ile tüketicinin enerji kalitesi ve uygun maliyetlerle enerjiye ulaşılabilirlik artırılmalı. Kaynak çeşitliliğinin ve rezerv planlamasının etkili bir şekilde yapılması, sürdürülebilirliğin finansmanının güçlendirilmesi gerekiyor.

Enerji verimliliği seferberliğini hayata geçirmeliyiz

Enerji sektöründe yaşanan zorlu dinamikler esasen enerji verimliliği konusunu da gündemimize getiriyor. Üretimden tüketime tüm değer zincirinde verimliliğin artırılmasından tüketici alışkanlıklarının değişimini sağlayacak kültürel dönüşüme kadar uzanan bir enerji verimliliği seferberliğini hayata geçirmeliyiz.

Verimli ve dayanıklı bir sanayi yaratmak için yeşil ve dijital dönüşüm kritik öneme sahip. Bunun için gerekli finansman ve insan kaynağını yaratmalıyız. Yeşil yatırımları teşvik eden, sürdürülebilirlik ekseninde gelişen küresel değer zincirlerine katkı sağlayan ve katma değerli üretimi teşvik eden bir yol haritası oluşturulması gerekiyor.

İnşa ettiğimiz politikalar sürdürülebilir, birbirini tamamlayıcı ve global fırsatları yakalayacak nitelikte olmalı.

Yukarıda değindiğimiz konular aslında değişen global sürece uyum sağlama açısından dikkat çektiğimiz örneklerden sadece birkaçıdır. Kriz dönemleri sektörel politikalarda kısa vadeli tedbirleri almayı gerektirir. Öte yandan bu dönemlerde orta ve uzun vadeyi dikkate alan, öngörülebilir politika çerçevesi de önemlidir. Serbest piyasa ilkelerini ve sağlam yapısal temelleri gözetmek zorlu tercihler gerektirse de mutlaka uygulanmalıdır.

Türkiye ekonomisinin global dönüşümü yakalayabilmesi için yeni bir iktisadi yapılanmaya, sürdürülebilir stratejik politikalara ve bu politikaları inşa edip uygulayacak güçlü ve yetkin kurumlara ihtiyacı var. Bir süre önce kamuoyuyla paylaştığımız “Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” çalışmamızda da vurguladığımız gibi ekonomisini ve demokrasisini güçlendirecek şekilde kurum ve kurallarını yapılandıran bir Türkiye bu süreçten avantajla çıkacaktır. Doğru para ve maliye politikaları ekonomide güveni artırmak için elzemdir. Etkin bir kamu yönetimi için kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme, hukukun üstünlüğü, kurumların özerkliği ve düzenleme kalitesi olmazsa olmaz konumdadır. İfade özgürlüğü ve serbest tartışma ortamı da toplumsal uzlaşma için vazgeçilmezdir. Ancak bu şekilde global ekonomide önümüze çıkan fırsatları değerlendirebilir, ülke ekonomimizi daha yüksek bir mertebeye taşıyabiliriz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.